
DÖRT
Avrupa Rönesans’la beraber battığı pislikten ancak 19.yüzyıl’ın başlarında sıyrılmaya başladı. O zamana kadar pislik öylesine feci bir şekildeydi ki pek büyük ölçüde çocuk ölümü oluyor sık, sık çıkan salgınlar binlerce kişiyi birden götürüyordu. Mesela, 1501’de Fransa’nın Bordodeaox şehrinde çıkan bir kolera salgınında 17.000 kişi
Ölmüştü ki, bu rakam şehrin tamamını nüfusunun yarısından çok fazlaydı.
17. Yüzyılda Paris gibi büyük şehirlerde, su son derece az bulunan nesne haline gelmişti. Şehirde topu, topu 40 çeşme, bir o kadar da kuyu vardı, hepsi bu! Su, sokaklarda dolaşan sakalardan sağlanır, ya da bir çeşme başında saatlerce kuyruğa girilirdi. Aslında, kaliteli kimseler suyu pek sevmezlerdi ki, işin aslı esası da buydu zaten. Kısacası balık baştan kokuyordu! Fransızların ‘Güneş Kral’ diye andıkları 14. Louis’inin sabah yıkanması, bir uşağın eline damlattığı birkaç damla şarap hülasasından ibaretti! Gün aşırı tıraş olurdu; dişlerini hiç fırçalamazdı. Bu bakımdan birçok çağdaşlar gibi dişsiz kalmıştı.
Gerçi Versailles sarayın zemin katında bir banyo dairesi vardı, ama kral hazretleri ancak hasta olduğu zaman kullanırdı! Doktorlar saf suyun sağlığa zararlı alçağını idea ediyor, yıkanılsa bile suya alkol karıştırılmasının yaralı olduğunu söylüyorlardı.
Her sınıf halk, temizlik anlayışından öylesine mahrumdu ki, evlerde falan şöyle dursun, saraylara tuvalet dâhil yapılmıyordu. Paris’in ünlü Versailles ve Tuilleries sarayları yapıldıkları zaman hele yoktu! Pek çok insanın girip çıktığı sarayda tabii ihtiyacı giderecek bir yer olmayınca, gelip gidenler de merdiven altlarına, koridor duvarlarının diplerinde işlerini görüyorlardı! Bütün bu kokular nasıl bastırılsın. Fransa’da kokuculuğun çok ileri olmasının sebebi budur. Mesela 14.yy Lousi, evet yıkanmazdı ama kokudan çok iyi anlardı.
İngiltere’de durum bundan pek çok farklı değildi. Evlerde biriken çöpler bu iş için ayrılan mahzenlere dökülürdü. Ama bunların bulunduğu yerden çıkan pislik ve kokunun sağlık için ne derece tehlikeli olduğu meydandadır! Evlerde ve saraylardan olmadığını, halkın toplu olarak bulunduğu tiyatrolarda da helâ yoktu. Oral ada da herkes ihtiyacını merdiven diplerine, kapı arkalarında görünürdü.
Kapalı yerlerde durum böyle olunca sokakta ne olur? Her yer umumi helâya döner tabii! Gerçekten de küçük şehirler şöyle dursun, Paris, Londra, Viyana gibi şehirlerde böyleydi. Herkes, her aklına estiği yerde rahatça ihtiyacını görüyordu!
Vücut temizliği de tam anlamıyla evlere şenlikti. Mesela Paris’te, yıkanmayı aklına koyanlar, Secine nehrine giderdi. Erkekler çıplak, kadınlar üstlerinde bir gölek olmak üzere yıkanırdı. Ne gezer? Çöplerin, bütün pisliklerin çoğu halkın yıkandığı o sulara akardı.

Bir an için böyle bir toplumdan, böyle bir şehirden çıkan bir yabancının İstanbul’a geldiğini düşünelim. Adım başı rastlanan çeşmeler sebiller sık sık görülen hamamlar camiiler ve mescit avlularında şadırvanlar… Bütün bunlar insana birler, Türklerin temizliğini anlata anlata bitiremiyorlardı. İstanbul’da xvıı yy. ortalarını 302 hamam vardı ve bunların dışında saray konak ve hamamlardaki sayısı ise 15 bin e yakındı.
1965’de İstanbul’a gelen Jean de Thevenot şöyle yazar:’Fransızca’daki Türkler gibi kuvvetli’ meselesi boşuna söylenmiştir. Çünkü Türklerin çoğunluluğu sıhhatli ve kuvvetlidir. Temizlik ve sağlık için Türkler sık sık hamama gider. Şehirlerinde çok güzel hamamlar olduğu gibi, hiç değilse bir hamamı olmayan köy yoktur. Türkler çok yaşarlar, az hasta olurlar. Bizdeki böbrek rahatsızlıklarını, daha başka birçok hastalığı bilmezler. Bunun başlıca sebebi sık sık hamama gitmeleri ve az yiyip içmeleridir.
Ve daha birçok yazarlar bizi Avrupalılara böyle tanıttı. Bir millet ki temizlik ve hamam edebiyatına girmiştir, bir millet ki edebiyatında hamam name diye bir tür oluşturmuş, elbette dünyaya örnek gösterilmeye, dünyaya temizlik dersi vermeye layıktır. Hamam name XVI. Yüzyıl’da Deli Birader diye bilinen gazali ile başlamış daha sonra Bursalı Nihaili Cafer Çelebi, Vücudi bu alanda eserler vermişler ayrıca Nev‘izade Atayı, Nabi, Nedim’in eserlerinde bu konuya temas eden parçalar vardır.
“Temizlik dinin yasasıdır!” diyecek derecede konuya önem veren millet, batı dünyasından örnek alınmış; Avrupalı Temizliğin anlamını Türklerden öğrenmiştir… Evet, öğrenmiştir ama 400 senede!
|